
Siyasette Post-Truth Çağı: Gerçekler Neden Duyguların Gerisinde Kalıyor?
- MSMelik Selvi
2016 yılında Oxford Sözlüğü, yılın kelimesi olarak "Post-Truth" yani "doğruluk sonrası / hakikat sonrası" kavramını seçtiğinde, dünya siyasetinde yeni bir dönemin taşları çoktan döşenmişti. Bu kavram, kamuoyunu şekillendirmede nesnel gerçeklerin, kişisel inançlardan ve duygusal tepkilerden daha az etkili olması durumunu ifade ediyor. Geleneksel olarak siyasetin, en azından teoride, gerçekler, rasyonel tartışmalar ve somut veriler üzerinden yürümesi beklenirdi. Ancak günümüz siyaset sahnesi, gerçeklerin yerini "alternatif gerçeklerin", verilerin yerini ise "hissiyatın" aldığı bir illüzyon odasına dönüşmüş durumda. Bu yeni çağda, bir iddianın nesnel olarak doğru olup olmaması önemini kaybediyor; asıl önemli olan, o iddianın kitlelerin ruhunda ne kadar güçlü bir yankı uyandırdığı ve onların mevcut önyargılarını ne kadar tatmin ettiğidir. Gerçeklerin, duyguların bu denli gerisinde kalması sadece siyasi iletişim stratejilerinin bir başarısı değil, aynı zamanda insan psikolojisinin ve modern teknolojinin kusursuz bir ortaklığıdır.
Bilişsel Önyargılar ve Hakikat Sonrasının Psikolojisi
Hakikat sonrası çağın en güçlü psikolojik yakıtı, insanın evrimsel olarak maruz kaldığı bilişsel önyargılardır ve bunların başında doğrulama yanlılığı gelir. İnsan beyni, enerjisini tasarruflu kullanmak için kendi mevcut inançlarını, dünya görüşünü ve siyasi tercihlerini destekleyen bilgileri hızla kabul etmeye, aksini söyleyen kanıtları ise görmezden gelmeye veya reddetmeye programlıdır. Siyasi bir kutuplaşma ortamında, seçmene inandığı liderin ya da partinin söylediği bir yalanın belgesi sunulduğunda rasyonel bir aydınlanma yaşanması beklenir; ancak psikolojide ters tepme etkisi olarak bilinen durum gerçekleşir. Kişi, inançlarına yönelik bu somut tehdit karşısında kendi pozisyonunu daha da fanatik bir şekilde savunmaya başlar ve sunulan gerçeği karşı tarafın bir komplosu olarak etiketler. İnsanlar için bilişsel konfor, nesnel gerçeklikten çok daha caziptir. Karmaşık ekonomik krizlerin, jeopolitik kırılmaların ya da sosyolojik değişimlerin derin ve sıkıcı nedenlerini öğrenmek yerine, duygulara hitap eden, suçu net bir düşmana atan ve her şeyi basitleştiren kurmaca hikayelere inanmak zihinsel olarak çok daha az maliyetlidir.
Dijital Yankı Odaları ve Algoritmik Gerçeklik
Teknolojik altyapı, post-truth çağının kurumsallaşmasında ve kitleselleşmesinde bir kaldıraç görevi görmektedir. Sosyal medya platformlarının temel amacı kullanıcıyı ekranda tutmaktır ve algoritmalar bu amaca ulaşmak için kişiye duymak, görmek ve hissetmek istediği içerikleri sunar. Bu durum, dijital dünyada yankı odaları ve bilgi balonları yaratır. Kendi siyasi kampının argümanlarıyla kuşatılmış bir birey, artık sadece kendi doğrularının sesini duyar ve dünyanın geri kalanının da kendisi gibi düşündüğünü ya da düşman olduğunu varsayar. Bu izole dünyada nesnel gerçeğin kontrol mekanizmaları tamamen devre dışı kalır. Sosyal medyadaki akışkan bilgi kültürü, derinlemesine analizi ortadan kaldırarak sığlığı ödüllendirir. Bir yalan veya manipülatif bir içerik, duygusal olarak öfke veya şok yarattığı için nesnel bir düzeltme yazısından kat kat daha hızlı yayılır. Gerçek, ayakkabılarını bağlayana kadar, post-truth anlatısı dünyayı üç kez turlamış olur.
Duyguların Egemenliği ve Siyasi Kimlik İnşası
Post-truth siyasetinde rasyonel vaatlerin yerini kimliksel aidiyetler almıştır. Bir seçmen için desteklediği parti veya lider artık sadece bir yönetim alternatifi değil, onun kimliğinin, ahlaki duruşunun ve varoluşsal gururunun bir parçasıdır. Bu nedenle liderin söylediği bir yalanı kabul etmek, kişinin kendi kimliğinin zedelenmesi anlamına gelir. Siyasi aktörler, kitleleri yönetmek için veri setleri yerine hikayeleri ve mitleri kullanırlar. Bir lider, ülkenin ekonomik verileri kötüye gitse bile büyük ve şanlı bir yükselişte olduğumuz hissini başarılı bir retorikle kitleye geçirebiliyorsa, seçmen cebindeki boşluğu değil, ruhundaki o yükseliş hissini oylayacaktır. Duygular, maddi gerçekliği görünmez kılan bir pelerin işlevi görür. Güven erozyonu da bu sürecin en büyük sömürü alanıdır. Kurumlara, geleneksel medyaya, bilim insanlarına ve akademisyenlere olan güvenin kasıtlı olarak sarsıldığı bir düzlemde, gerçeğin referans noktası kaybolur. Herkesin kendi gerçeğini ürettiği bu kaos ortamında, en çok bağıranın ve en güçlü duygu uyandıranın anlatısı hakikat olarak kabul görür.
Sonuç: Hakikati Yeniden Kazanmak
Demokrasilerin karşı karşıya olduğu en büyük tehdit, sandığın ortadan kalkması değil, sandığa giden seçmenin rasyonel zeminini tamamen kaybetmiş olmasıdır. Siyasette doğruluk sonrası çağ, toplumları ortak bir gerçeklik algısından mahrum bırakarak kolektif bir akıl tutulmasına sürüklemektedir. Gerçeklerin duyguların gerisinde kaldığı bu karanlık dehlizden çıkış, sadece sahte haberleri ifşalamakla mümkün değildir; çünkü sorun bilginin azlığı değil, duyguya olan bağımlılıktır. Çözüm, bireylerin kendi bilişsel önyargılarıyla yüzleşebileceği bir medya okuryazarlığının geliştirilmesinde, yapay zeka ve algoritmaların şeffaflığının denetlenmesinde ve en önemlisi, siyaseti bir kimlik savaşı olmaktan çıkarıp yeniden toplumsal fayda odaklı rasyonel bir uzlaşı alanı haline getirebilmektedir. Aksi takdirde, hislerin yönettiği bir dünyada hakikat, sadece rüyalarda kalan nostaljik bir kelimeden ibaret olacaktır.



